8 Haziran 2017 Perşembe

Arkadaşım Sabriye

  Selam. Aslında bu yazıyı yazıp yazmama konusunda çok kararsızdım. Yapılan bi' iyiliğin kesinlikle gizli yapılması taraftarıyım, hepinizin de böyle düşündüğünü düşünüyorum. Amacım kesinlikle gösteriş yapmak değil, sadece birisini mutlu ettiğinizde o mutluluğu başkalarıyla paylaşma hissini anlatmak istiyom. Umarım yanlış anlamazsınız beni.
 
  Bi'kaç gün önce Kızılayda oturup dinlenirken 1 kız geldi yanıma. Gördüğümde 7-8 yaşlarında sandım, sorduğumda 11 dedi. 11 yaşında Suriyeli bi' kız, geldi arkadaşım ve benden para istedi. İkimizde tam bozuk para verecektik ki aklıma halini hatrını ve bu parayla napcağını sormak geldi. Napcaksın bu parayla dediğimde yemek alcam dedi. Karnın aç mı deyince mahzun gözlerle başını salladı. Gel dedim sana yemek alıyım, verceğim 1-2 liradan daha iyi olur diye düşündüm. Ankarayı bilenler kafasında canlandırcaktır, annem ilerde diyerek Demirköprü tarafını gösterdi. Ezan okununca beni almaya geliyo, paket yaptıralım dışarda yiyim dedi. Ben de biraz sohbet etme fırsatı olur diye tamam dedim. O sıra konuşmaya başladık, Suriye/Halep'ten savaş yüzünden kaçmışlar, 2 sene önce gelmişler, 2 senede çok akıcı şekilde Türkçe öğrenmiş Sabriye. Hayranlıkla dinledim anlattıklarını, Suriyeden kaçış hikayelerini. Diyarbakır üzerinden Ankaraya gelmişler. Burda Ulusta 300 liraya bi' evde kalıyolarmış. Ev sahibi için delinin teki dedi. Başka Suriyelilerin eve gelmesine izin vermiyomuş. Babam mendil satıyo dedi, 5 kardeşin en büyüğü Sabriyeymiş. Bu arada Sabriyeyle oturup bu kadar sohbet ederken çevremde oturan insanların bakışları da dikkatimi çekmedi değil. Neyse, o yemeğini yerken 1 teyze geldi, karnı açtı belli ki, patates kızartmasını ona vermek istedim. Sabriye'ye sordum veriyim mi diye, tabi dedi, anlamıştı kadının halinden. Ben hayatımda az gördüm bu kadar akıllı çocuklardan. Kardeşi gelip ona vurduğunda ben ona vurmam dicek kadar büyütmüştü hayat onu belli ki. Gün boyu bir sürü kişi para veriyodu ona belki ama kaçı onunla konuşuyodu bilmiyorum. Bazen oluyo senin gibiler dedi. Ablam haftasonları göçmen okulunda çocuklara Türkçe eğitimi veriyo, o okullardan bahsettim. Ben öğrenemem ki dedi. 11 yaşına gelmiş ama hayatında hiç okula gitmemiş. Bak dedik 2 senede konuşmayı öğrenmişsin artık yazmayı okumayı öğrenmen daha kolay ve sen kesinlikle öğrenirsin diyerek güven vermeye çalıştık. Ben 22 yıldır bu ülkedeyim hala doğru gonuşamıyorum sen benden bile iyi konuşuyosun falan dedim. Ama aslında gitmeye vaktı bile yoktu çünkü hergün orda eve para götürmek zorundaydı. Amacım sadece, belki bi'gün imkan bulursa gitmesine engel olacak özgüvensizliğini birazcıkta olsa kırmaktı.

  Hatıra olsun diye fotoğraf çekmek istedim, gözlerinin içiyle gülerek tamam dedi. Ama kamerayı açtığımda o suratını görmeniz lâzımdı. Hayatı resmen yüzüne yansımıştı. Az önce gülerek konuşan kız bi' anda somurtmaya başladı. Gülsene birazcık dedim, azcık gülmeye çalıştı işte ne kadar gülünebilirse. Hafiften dişlerini görebiliyoz en azından bu da bi' şey. Sabriye ve onun gibilerin gülümseyememesinin sebebi biz değiliz elbette ama gülümsemesinin sebebi biz olabiliriz. Neden olmayı tercih etmiyoruz ? Neden onlar aslında yokmuş gibi davranıyoruz ? Suratlarına bakmaya bile utanıyoruz bazen, ama onlar var, ordalar. Biz görmedikçe de var olmaya devam etcekler eminim.

  Ben de duyyom çevremden, gitsin ülkelerinde savaşsınlar buraya kaçacaklarına laflarını. Bunu söyleyen insan ya iç savaşın ne olduğunu bilmiyo, ya da aptal. Siz bu savaşı 1. Dünya Savaşı gibi, başka ülkeler bizim ülkeye gircek, bizden de yine 1 Atatürk çıkcak, onun etrafında birleşcez savaşcaz sanıyonuz heralde. Ama öyle olmuyo o işler. Yıllarca bize anlattıkları sağ-sol davasının daha fazla gruplaşmış ve silahlanmış halini düşünün. Savaşcak 1 taraf bile bulamıyosunuz çünkü bi' tarafta diktatör, bi' tarafta kafa kesen yobaz, bi' tarafta kendi devletini kurmak isteyen bölücü etnik gruplar vs. ne tarafta savaşcağını bile bilmeden bu insanlara nasıl gidin ülkeniz için savaşın diyonuz ben de bunu anlamıyom. Bu Araplarda salak ya, her şeye kanıyolar diye genellemesi çok kolay. Ben de kızıyom bizim devletin hepsini aramadan taramadan ülkeye sokmasına, ülkenin ortasında aç bırakmasına. Yardım elbette yapılmalı ama bu işin de bi' yöntemi var. Devlet geçici süreliğine ben bakcam deyip kendi bakmak yerine halkın ortasına attı bu insanları. Ve burda kızmanız gereken bu insanlar değil, bu savaşı çıkaranlardır. Bu insanların yardıma ihtiyacı var.

  Size sesleniyom; farklı mezhepten diye öldürülen, yakılan, dışlanan Aleviler, farklı mezhepten diye sevdiği insana dahi kavuşamayan Sünniler, ülkesinde anadilinde şarkı söylemesi bile yasaklanan Kürtler, Avrupada ve dünyanın hemen hemen her yerinde gerikafalı, cahil, yobaz sanılan ve öyle davranılan Türkler, başı kapalı diye üniversitelere alınmayan kadınlar, dini inancı yok diye sürekli ezilmeye çalışılan ateistler, dinine fazla bağlı diye geri kafalı görülen muhafazakarlar, elele tutuştu diye metroda dayak yiyen çiftler. Empati kurmak bu kadar zor mu ? Hepimiz bi' şekilde mahallemizde, şehrimizde, ülkemizde veya yurtdışında birileri tarafından dışlandık, istenmedik. Hepimizin mutlaka bi' acısı var. Ve şimdi bu acıyı biz çektiriyoz. Ben sadece Suriyelilerden bahsetmiyom, yardıma ihtiyacı olan milyonlarca insan var. Ben 1 tanesinin yüzünü güldürdüm diye 10 saatlik ayakta kalmanın topuk ağrısını unuttum. Korkmayın kardeşim o insanlardan, nasılsın diye sorun. O insanların paraya ihtiyacı olduğu kadar konuşmaya, anlaşılmaya da ihtiyacı var. 1 gün sonra yine Sabriyenin yanına gittiğimizde yüzündeki şaşkınlığı ve mutluluğu her insanın görmesini istiyom. Eve dönerken Allah'ım bana daha çok yardım etmem için yardım et diye dua edecek kadar mutlu ediyo insanı. Bu dünyayı çöp poşetlerinin içini açarak plastik kap ararken, kabın içindeki yoğurdu sokak kedisine veren adamın düşüncesi kurtarcak. Bu dünyayı arkadaşım Sabriyenin aklı, kız arkadaşımla beraber 2 kardeşe yemek alırken abi bize 1 kola yeter diyen çocuğun mahcubiyeti kurtarcak. Sadece azıcık o çok önemsediğiniz statünüzden ve paranızdan feragat etmeniz gerekiyo hepsi bu. Görüşürüz.

16 Nisan 2017 Pazar

Anlaşamıyoz 2

  Selam. Ne kadar olduğunu hatırlamıyom ama bi' arkadaşım 'Hayatınızda az ve öz insan olması daha zararlıymış, düşün münakaşasını yap ve inan bunu diyeceğimi düşünmezdim' diye 1 tweet atmıştı. Anlamamıştım ve ilgimi çekmişti. Bi'kaç uzun konuşma sonunda anladım. Anlatmak istediği şey; hayatına az insan alan kişinin aldığı kişiyi uzun dönemler hayatında tuttuğu ve yokluğunda çok büyük boşluk ve etkiler yaşadığıydı. Mantıklıydı da. O arkadaşım ve ben kendimizi 'yalnız' olarak nitelendirebilcek türde insanlarız. O an kafamda 1 soru oluştu. İnsanları, hayatına birini az ve zor alanlarla çok ve kolay alanlar olarak ikiye ayırdım. Hep biz kendimizi yalnız olarak nitelendiriyoz ama asıl yalnızlığı kim çekiyo diye sordum kendime. Gerçek yalnız kim? Öyle düşününce yalnızlığı da ikiye ayırdım ve insanları artık ona göre değerlendirmeye başladım. Bi' de isim verdim bu iki türe. 1.si karakter yalnızları, 2.si fikir yalnızları.

  1- Karakter Yalnızlığı: Bu türe aslında pekte haz almadığım, dışardan müthiş mutlu gözüken ama içlerinde mutsuz olduklarına emin olduğum kişileri koyuyom. Narsistler. Kişisel gözlerimlerime göre bu türe ait insanların genelde çevreleri fazlaca kişiyle dolu oluyo. Üstelik şaşırtıcı derecede hepsi yakın arkadaşı. Tabi insan doğası gereği hep kendine benzeyen, kendini oraya ait ve güvende hissedebilceği ortamlarda yaşamak istiyo. Bunlar da öyle yaşıyo ama ortada temel bi' problem var. Hepsi pragmatist bi' şekilde sadece kişisel tatmin ve hazlar için birbiriyle ilişki kuruyo. Ortada bi' çıkar söz konusu ve bu çıkarlar mutlaka bi'gün çatışıyo. Bunun temeliyse çocuklukta anne-baba veya bireye bakan her kimse onun tarafından atılıyo. İnsan eksik doğan ve kendini karşıdakiyle tamamlayan bi' varlık. Benlik yani ego; kişinin karşı taraftan gördüğü duygu ve davranışlar sonucu oluşan yapı demek. Yani narsist karakterler en çok çocukluğunda karşısındakinden aşırı sevgi görmüş ve dünyanın onların etrafında döndüğüne inandırılmış kişiler oluyo genelde. Hiçbi' isteği geri çevrilmeyen, sürekli etrafında deli divane olunan bu çocukların karakterleri de bu aşırı sevgiyle tamamlandığı için bu sevgi uğruna ilişkiler kurmaya başlıyolar büyüyünce. Yoksa eksiklik hissediyolar. Onun istediğinin aksi bi' şey söylediğinizde veya ona ilginizi biraz azalttığınızda siktir çekip başka sevgiler aramaya başlıyo bu insanlar. Dedim ya sürekli çevrelerinde fazla insan oluyo, ama hep bi' insan sirkülasyonu gerçekleşiyo. Nicelik olarak bakarsak aslında hiç yalnız sayılmıyolar, nitelik olarak bakıldığındaysa işler değişiyo. O zaman arkadaşımın yaşadığı az ve öz kişinin yokluğu o kadar incitmiyo ama hiçbi' zaman da o yakınlığı kuramayıp anlaşılamayan bi' varlık halini alıyo insan. Bu durum 1 insanı ne kadar yaralar bilemiyorum. Bazen gerçek yalnızlığın bu insanların yaşadığı olduğunu düşünüyorum. Biraz da diğerini değerlendiriyim.

  2- Fikir Yalnızlığı: Bu yalnızlık ilk başta bahsettiğim, bizim türümüzde diyebilceğim, insanlarla herhangi bi' problemi olmamasına karşın sürekli fikir ayrılığı yaşayanların hissettiği yalnızlık. Toplumdan dışlananlar veya toplumun fikirlerini reddedenler genelde bu yalnızlığı çekiyo. İlk yazıda bahsettiğim gibi, bırak insanlarla aynı konuda farklı fikirleri tartışmayı, aynı konuları bile paylaşamıyolar. Çünkü bu kısımdaki insanlar, sosyal hayatlarını düzene sokmak için toplumla aynı düşünme fikrini reddedebiliyolar. Bu yüzden de çok bi' sosyal hayatları olmuyo. Yakın çevrelerinde az insan oluyo ve onlar da genelde kendi türünden insan oluyo. Normal insanların 2-3 kişiyle paylaştığı şeylerin hepsini bu nadir bulduğu tek insanla paylaşınca doğal olarak bağlılıkta çok fazla oluyo. Kendi eksikliğini bu yakınıyla tamamlayan kişi de bu karakter hayatından gidince inanılmaz bi' boşluk yaşıyo. Bu yüzden de arkadaşımın dediği gibi çevresinde az ve öz insan olmasının zararlı bi' şey olduğunu düşünüyo kişi. Eğer yalnızlığı nicelik olarak tanımlarsak, yani çevredeki kişi sayısına göre değerlendirirsek gerçek yalnızlık çekenler bu tarafta oluyo. Hem anlamıcaklarını bildiğin için kimseyle fikirlerini paylaşamıyosun, hem de çevrende yakınım diyebilceğin tek tük isim oluyo. Bazen olmuyo bile. Bu açıdan bakıldığında gerçek yalnızlık burası gibi gözüküyo bana. Ama bu yakınlığı bulduğunda, fikirlerini paylaşabildiğinde ve anlaşılabildiğinde bu yalnızlığının yok oluşunu hissedebiliyo bu tür. Bu önemli. Anlaşılabilmek her insanın en temel psikolojik ihtiyacı ve nadir de olsa bunu hissedebilmek bi' nebze azaltıyo bu yalnızlık hissini.

   Neyse ben bile belki de bu yazıları anlaşılabilmek adına yazıyom ama kelimeler her şeyi ifade edemez işte. Gerçek, dile direnir sadece. Bazen 1 bakış, 1 gülüş anlaşılabilmek adına yeterli. Görüşürüz.

7 Mart 2017 Salı

Kadınlara Sigaranın Pazarlanması

  Selam. Malum yarın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Bu özel günde, size sosyolojik ve ekonomik bi'kaç şeyden bahsetmek istiyorum. Bu sefer amacım sadece kendime yazmak değil. Bilgilendirme amacıyla size, tekrar ederek aklımda kalıcı olması amacıyla kendime yazdığım bi' yazı bu.
  Öncelikle kişileri tanıtmalıyım sanırım.
1 - Sigmund Freud : Psikanalizin babası. İnsan zihniyle bilinçaltı arasında bağlantı kurmaya çalışır. Bilinç altında, toplum baskısıyla ortaya çıkaramadığımız arzu ve istekler yatar. Psikanaliz yöntemiyle de biliçaltındaki bu bastırılmış arzuları ortaya çıkararak kişinin yaşadığı sorunların nedenini anlaması ve psikanalistiyle beraber çözüme kavuşturulması amaçlanır.
2- Edward Bernays : Sigmund Freud'un yeğenidir. Halkla ilişkiler, daha doğrusu tüketim toplumunun kurucularındandır. Freud'un yöntemleriyle insanları bilinçaltı isteklerini uyararak mal satmaya ve tüketim yapmaya teşvik eder.
3- Abraham Brill : Amerika'nın o dönemdeki en ünlü psikanalistlerinden bir tanesi.

  Evet artık hikayeye başlıyorum. 1920'lerde her zaman olduğu gibi erkek egemen bi' toplum var bildiğiniz üzre. Bu durumun sigara satışları konusunda bi' dezavantajı var. Erkekler toplum içinde kadınların sigara içmesini pek hoş karşılamıyo. Bu da tabi ki sigara satışlarını azaltıyo, çünkü kadınlar pek sigara kullan-a-mıyo. Sigara şirketleri de bu durumdan rahatsız oldukları için halkla ilişkilerin kurucusu, Freud'un yeğeni Bernays'a koşuyolar. Yav hacı yap bize bi' şeyler şu sigaraları kadınlara da satalım diyolar. Bernays'da koşa koşa Dr. Brill'e gidiyo. Çünkü amcası Viyana'da. Bernays, Brill'e sigaranın bilinçaltında neyi simgelediğini soruyo. Büyük uğraşlarla öğreniyo ki Bernays şok. Hem fiziki yapısı itibariyle, hem erkeğin gücünü ifade etmesi itibariyle sigaranın penisi simgelediği ortaya çıkıyo. Bernays da diyo ki o zaman kadınlara bunu erkeğin gücünü yıkmak hatta özgürlük olarak pazarlayalım. Yani kadınların kendilerine ait penisleri olduğunu düşünmelerini sağlayalım.
O yıllarda daha kadınların seçme ve seçilme hakkı yok. Bi' gün bu konuda protesto düzenleniyo. Bernays dönemin ünlü kadınlarını ve gazetecileri tezgahında kullanmaya karar veriyo. Ünlü ve sosyetik kadınlara giysilerinin içinde sigara saklamalarını söylüyo. Gazetecilere de onların fotoğraflarını çekmelerini. Kadınlar protesto sırasında sakladıkları sigaraları çok gösterişli bi' biçimde yakıyolar. Gazeteciler de bunu manşetlerinde 'Özgürlük Meşalesi' olarak gösteriyolar. Bizim kısa Parliament oldu mu sana Özgürlük Meşalesi ?

 
 Kadın ve erkekler arasında eşitsizlik olduğunu düşünen kimse de buna karşı çıkamıyo doğal olarak. Rasyonel olarak düşündüğünde sigaranın özgürlükle ne alakası var amk desen de irrasyonel bi' fikir olarak hayata geçiyo bu pazarlama işte. Kadınlar da iliklerine kadar hissetmiştir heralde özgürlüğü.
  Tabi bu sadece tek bi' mal. Geriye kalan tüm mallar da bu ve benzer şekillerde satılmaya başlanıyo ve halâ devam ediyo. Giydiğiniz giysiler, kullandığınız eşyalar vs. bilinçaltında ne anlam taşıyo ve sizin başkalarına olmak istediğiniz karakter gibi görünmenizi sağlıyosa çok daha kolay satılabilir ve sahiplenilebilir hale geliyo. Öncesinde insanlar ihtiyaçlarına göre alışveriş yaparken, şimdi arzularına göre yapmaya başlıyolar. Pazarlamacılar öncesinde 'bu mala ihtiyacın var' mottosuyla satmaya çalışırken, artık 'bu malı alırsan manyak iyi hissetceksin' mottosuyla satmaya başlıyolar. Sonuç olarakta ortaya etrafınızda bir malı alıp 2 hafta sonra sıkılan, zaten 1 ay sonra da yenisi çıktığı için onu almaya koşan insanlar görüyosunuz.
 Neyse, anneliğin kutsal olup kadınların yok sayıldığı bi' toplumda 1 kadınlar gününüz daha kutlu olsun. Kendisine eş değil sahip arayan kadınlarınki olmasın ama. Görüşürüz.
 Not: Daha fazlasını öğrenmek isteyen olursa 'Ben Devri' adlı 4 bölümlük belgeseli izleyebilir.



18 Ocak 2017 Çarşamba

Kanepe Sörfü

 Selam. Uzun zaman oldu yazmayalı. Ne zaman bi' şeyler birikse içimde o zaman yazasım geliyo çünkü. Bugün 1 aylık kanepe sörfüm hakkında konuşmak istiyorum.
 Öncelikle kanepe sörfünün ne olduğunu anlamıcaklar olcaktır, onlara bi' açıklayım. Kanepe sörfü, senin bi' yerde kendi evin olmayınca nerde kalcağının o gün belli olup farklı farklı insanların evinde kalarak onların kanepelerinde yatman anlamına geliyo. Kanepe sörfü deyince daha bi' hoş geliyo kulağa sadece.
 1. sınıftaydım. Ankarada tanışmıştım Tevfik abiyle albümünü alırken. Rapçidir kendisi, nam-ı diğer İndigo. Albüm satmaya gelmişti İstanbul'a, barınma şekli kanepe sörfüydü. Hatta kanepesini benim gibi net arkadaşlarında değil, Twitter'dan kalcak bi' kanepesi olan var mı diye buluyodu. Kadıköydeydi, mesaj attım abi gel bende kal sorun olmaz diye, bi' geldi sırtında ve elinde koca çanta. Yaşamını onlarla devam ettiriyodu, ana üssüm var karşıda bunlarla dolaşıyom dedi. Yorucuydu belli ki, ama ilgimi çekti ne yalan söyleyim. Her gece başka evde uyuyosun, farklı insanlarla gece sohbetleri ediyosun, sürekli geziyosun, bi' nevi göçebe hayat. Oldum olası yaşayabildiğim en dibi yaşama hevesim vardır zaten.
 4. sınıfa geldim, bilen bilir evi boşaltmak zorunda kaldık. Zaten okul kafamda bitmiş, arkadaşlarımdan uzaklaşmışım, bölümü sevmiyorum, napsam ne etsem sevdiğim bölüme kapak atsam modlarındayım. İstanbuldayken bile zaten okula gitmiyoruz, son sene de gelmiş. Evden çıkma olayı olunca biraz zorunluluktan, biraz bıkkınlıktan, biraz da bu kanepe sörfü hevesinden topladım eşyalarımı geldim Ankaraya. Sınav dönemleri giderim, zaten sınavları 1 gece önce hallediyoz, kalcak yer de çok, sırtımda çanta 2 gün orda 2 gün orda kalırım diyorum kendi kendime, hayale bak.
 İstanbula ilk gittiğimde de zaten eve çıkana kadar 2 hafta orda 2 hafta başka yerde falan derken alışkınım. Ama bu daha farklıymış. Sürekli duygu geçişleri yaşatıyo insana. İlk gittiğim zaman anladım farklı olduğunu. Kadıköye indim, arkadaşı bekliyorum bavulla. Dersi vardı yarım saat falan beklemem gerekti. Yapacak hiçbi' şeyim yok, taktım kulaklığı Kadıköyün rastgele bi' sokağında bankta oturup napıyom ben ya dedim kendi kendime. Belki hiç hissetmediğim kadar yalnız hissettim kendimi o an. Az sonra arkadaşınla buluşup evine gideceksin ama, sanki sokakta kalacakmışsın gibi.  Yanıma bi' sokak köpeği geldi, sevdim biraz, empati kurdum o köpeğe. Ondan hiçbi' farkım yoktu çünkü. Bi' yandan da yağmur atıştırıyo, oldum olası yağmurda kendimi özgür hissederim. O bankta otururken öyle yalnız ve öyle özgür hissettim ki, iyi ki yapmışım dedim. İyi ki özgür olmanın tadına varabiliyorum.
 Ben de bazen anlamıyorum neden bunları yaşamak istiyorum. Ama inanın gurur duyuyorum. Engellerle var oluyorum bu hayatta maalesef. Bi' şeyler bana engel olacak ve ben o engelleri aşıcam. O zaman kendim olduğumu hissediyorum. Tecrübelendiğimi hissediyorum, hayal ettiğim noktanın %1'inde bile değilim ama uğraşıyorum. Zevk almaya çalışıyorum bu yoldan, en büyük zevki de böyle zor zamanlarda alıyorum zaten. Sanırım bu yüzden zorluk çekmeyi seviyorum. Çok paramız olupta yaptığımız o bol çeşitli mükemmel kahvaltılardan çok sadece ortada herhangi bi' yumurta çeşidi ve domates salatalıktan ibaret olan kahvaltıları daha çok seviyorum. Çünkü asıl samimiyet orda. Keder de o kahvaltının içinde, mutluluk, hayat, aşk her şey her şey o kahvaltının içinde. Ama jambon yok o kahvaltıda. Olmasın, istemiyorum.
 Her şeyini yanında taşımak zorundasın. 1 ana üs kuruyosun bavulu oraya atıyosun. Sonra çantana bütün kişisel eşyalarını sığdırmaya çalışıyosun. Şampuanından havluna, yedek çamaşırlarından diş fırçana, ulan çantanda pamuklu çubuk bile taşıyosun. Kimi zaman manyak eğleniyosun. Sürekli bi' değişim içindesin, rutinin yok. Asla yalnız kalmıyosun, yanında her zaman 1 arkadaşın, en sevdiğim şeylerden biri zaten yataktan yatağa yapılan gece sohbetleridir. Farklı farklı insanlarla sürekli beraber yaşama ilişkisi içerisindesin. Hemen hemen her insanın eve gidince yaptığı standart şeyleri vardır. Onlar tamamen ortadan kalkıyo çünkü kendi evin yok ve hep arkadaşlarınla berabersin, gülmekten karnımın ağrıdığı zamanlar çok oldu mesela. Ama sürekli duygu durumu değişiklikleri yaşıyosun bu süreçte. Bi' bakmışsın kahkaha atıyosun bi' bakmışsın sönmüşsün. Tabi en büyük problemlerden biri uyku oluyo. Sürekli uyku düzenini değiştirmen gerekiyo çünkü, bi' eve gidiyosun arkadaşlarınla sabahlıyosun akşama kadar uyuyosun falan. Sonra başka eve gidiyosun ama o evin uyku saati  12 mesela. 1'de herkes uyumuş oluyo, senin minimum uyuma vaktin gece 4. İşte o zaman üşüyosun, soğuktan değil yalnızlıktan üşüyosun. Bi' insanın en büyük keyfinden biridir yorgun olduğu bi' günden sonra kendi yatağında rahatça uyumak. Bu ailenin evinde de olsan, kendi evinde de olsan, yurtta da olsan değişmez çünkü o yatağı benimsemişsindir. Sen ordan oraya sırtında çantayla köpek gibi yoruluyosun ve akşam hayvan gibi uyuyum diyebilceğin 1 yatağın yok. Ev ahalisi uyumuş, sen sabaha kadar düşünüyosun, hayatını sorguluyosun, geçmişini özleyip geleceğini kurguluyosun. Ve bunları tek 1 kişiyle bile paylaşmıyosun. İşte o zaman iliklerine kadar hissediyosun yalnızlığın tadını ve üşürken uyuyakalıyosun. Hiçbi' zaman uyumuyosun çünkü hep uyuyakalıyosun.
 Sanırım bu kadar duygu değişikliği yaşadığım için bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum. Bundan 2,5 ay önce gittiğimde pişman olduğum 1 an vardı. Artık Ankara'ya dönücem, otobüse binmeye yürüyorum ama kolum kırık. Yarısı alçılı, hiç kullanamıyorum. Hava soğuk, sırtımda çanta, sağlam elimde bavul. Kırık kolumu montun kolundan geçirememişim, sürekli mont omzumdan düşüyo o yüzden. Bi' yandan onu düzeltiyorum sürekli, kolum bavulun ağırlığından ağrımış artık. Lanet ettim ya resmen. Elim kolum bağlı hissettim. Ama otobüs durağına yaklaşırken benim akranımda birisini gördüm, sırtında koca araba kağıt toplamaya çalışıyodu ve belli ki bunu hergün yapıyodu. Ben de kendimi tecrübeleniyo sanıyodum. O an utandım, lanet ettiğime utanarak yoluma devam ettim. Halâ devam ediyorum, umarım doğru yoldayımdır.
 Yazı aslında burda bitiyo ama alt tarafa bu kanepe sörfü maceramda emeği geçenlere bi' teşekkür kısmı açmak istiyorum. Belki burdan da onlara teşekkür edersem bi' nebze mutlu etmiş olurum. Arzu etmeyen hiç bakmasın, görüşürüz.
 Öncelikle Eray ; ilk sana teşekkür etmek istedim çünkü kaldığım sürenin hemen hemen yarısını sende geçirdim. 2 sene beraber yaşadık, evden ayrılınca seni ve Aziz'i istemeden de olsa ortada bıraktım. Ama sen buna rağmen bana kızmadın ve evini açtın. Özür dilerim olm gerçekten seni buna zorladığım için. Sen hayatımda gördüğüm en bonkör adamsın. Hem başkalarına, hem kendine karşı. Velhasıl kelam çok güzel günlerimiz geçti, fotoğraf çekiminde de bana yardımcı olduğun için ayrıca teşekkür ederim. Allah hayatta hep gönlüne göre versin inşallah. Her şey için sağol, görüşürüz.
 Aziz ; senle 3 sene beraber yaşadık, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi, İstanbul yetmedi Bodruma bile beraber gittik. Sahurda sıcak yemek vermiyolar diye beraber kavga ettik. Seni de istemeden de olsa ortada bıraktım ama sen de beni anladın, kapını açtın bana. Büyük ihtimal bu yazıyı okumucan zaten ama olsun, her şey için, adamlığın için teşekkür ederim. Seninle her zaman soğuk bi' evde üşümeye varım olm. Her şey gönlünce olsun, görüşürüz.
 Berkay : Kanka iki seferdir çağırıyon beni ama bi' türlü fırsat bulupta gelemiyom. Üstelik dikkat ediyom insanlar varken değil hep teke tekken söylüyosun. Bu gerçekten senin iyi niyetini ve düşünceni gösteriyo. Bu davranışın temelini size geldiğimde annen ve babanın bana bu denli sıcak davrandıklarında anladım. İkisinin de ellerinden öpüyorum. Diğer gelişimde gelcem sözüm olsun. Görüşürüz.
 Samed ; Samed sen İstanbula gelip kalcak yerim olmayınca bana kapını açarak zaten adamlığını göstermiştin. Yemin ederim hayatımda gördüğüm en adam gibi adamlardan birisin sen. Bi' şeye canım sıkılınca ta Kadıköyden Beylikdüzüne yanına gelip Tsubasa izleyip her şeyi siktir ediyodum. Halâ da siktir etmek için yanına geldiğim adamlardan birisin. Olm yarışmaya başvururken sende en sevdiğim özelliğe umursamaz olması yazdım lan. Ötesi yok amk. Üzerimde çok emeğin var moruk, hakkını helal etmezsen muhtemelen boku yerim. Her şey için binlerce kez teşekkür ederim. Sen muhtemelen bu yazıyı uzun diye okumucan ama olsun. Yine de eyvallah.
 İnci ; Mansiiii. Sen var ya hayatımda gördüğüm en orjinal insanlardan birisin. Senle taşak geçmeyi de ciddi şeyler konuşmayı da çok seviyom. Hayatım boyunca umarım senle görüşürüm senin gibi orjinal birini kaybetmek istemiyom. Yaptığın her şey, sağladığın tüm imkanlar için Allah razı olsun moruk. Seneye sen de kanepe sörfü yaparak sınavlara gelcen galiba, inşallah tadını çıkarırsın. Görüşürüz.
 Yaşar ve Oğuzhan ; İkinize de bana evinizi kendi evimmiş gibi hissettirdiğiniz için teşekkür ederim. Özellikle Yaşar, sen güzel adamsın. Ben hastayken evden çıktıktan sonra bana mandalina alıp geldiğini hiç unutmuyom. Muhtemelen sen unutmuşsundur ama olsun benim hep aklımda. İkinize de çok teşekkür ederim inşallah bu iyiliğinizi kaybetmezsiniz. Görüşürüz.
 Son olarak Halil : Kardeşimsin sen lan. İstanbula ilk gittiğimden beri hep bana yardımcı oldun. Kalktın Ankaraya geldin. Beraber yedik, beraber içtik, beraber sızdık, bir sürü şey paylaştık birbirimizle. Ailen manevi ailem gibi oldu. Sen evde yokken bile evinize gidebilme haddini verdiniz bana. Kolum kırıldığında bize gel dedin, annen kendi evladıymış gibi baktı bana. Cidden ne senin  ne onların hakkını ödeyebilirim. Sen annemin bana Allah orda seni iyi insanlarla karşılaştırsın duasındaki iyi insansın amk. Muhtemelen farklı şehirlerde de olsak kopmayız birbirimizden. Kusrum olduysa affet. Allah yaptığın her şeyden razı olsun. Adamsın.
 Mutlaka emeği geçen daha fazla insan oldu, hepsini maalesef yazamadım. Yine de en ufak yardımı dokunana bile minnettarım. Hayallerim kısmında kanepe sörfünün bi' de yurt dışı kısmı var. Çabalıyom. Görüşürüz.