27 Ağustos 2016 Cumartesi

Anlaşamıyoz

  Bu sefer nerden başlıcağımı bilmiyorum. Tam tarihte veremiyorum. Bi'kaç hafta, belki bi'kaç ay. Çok karmaşık. Kafam allak bullak fazlasıyla. Çocukluğumdan beri bi' türlü o salt çoğunluğa ait hissedemedim kendimi. Az konuştum hep bu yüzden, bastırdım karakterimi istemeden. 18 yaşımda, tek başıma yaşamaya başladığımda bulmaya başladım kendimi. Fikirlerimi, düşüncelerimi, dünya görüşümü daha net oluşturmaya başladım ve daha net dile getirmeye başladım. Herkesi sevdim, hemen hemen herkes tarafından da sevildim ama bu herkesten uzaklaşmama engel olmadı. Herkesi seviyorum ama herkesten uzağım. Ne kadar çelişkili di mi? Bence de. Ama kelimelerin içine hangi anlamı yüklersen kelimeler o anlamı yansıtır. Herkesi seviyorum; çünkü zihnin dibine inmediğim sürece bireysel olarak herkes iyi bi' insan. Herkesten uzağım; çünkü çoğunluk olan herkesle bırak aynı konuda fikir ayrılığı yaşamayı, aynı konuyu bile paylaşamıyorum. Aynen tam olarak bu, bireysel olarak herkesi sevebiliyorum ama toplumsal olarak herkesten uzağım. Şimdi böyle deyince herkesten uçuk absürd fikirler ürettiğim, sizin fikirlerinizi ilkel veya cehalet dolu bulduğum anlaşılmasın. Dedim ya, aynı konularda bile değiliz. Ben kendim olmayı, kendimi kendime kanıtlamayı, karakterimi tam anlamıyla ortaya çıkarmayı, ne bileyim toplumsal yapıyı, yaşamın anlamını falan düşünürken dandirik 1 eşya için aylarınızı vermenize çok şaşırıyorum. Özellikle erkeklerin şu kadınlara ve cinselliğe verdiği değere şaşırıyorum. Sikini hayatının merkezi haline getiren erkekler var her tarafta. Tek vasfı kızlarla sevişmeye çalışmak olan. Çok garip ya birader. Nasıl merak etmezsiniz lan bunca yıllık dünyayı, tarihi, savaşları, liderleri, coğrafyayı, toplumları, gezegenleri filan. Tek merak ettiğin o beğendiğin kızın iç çamaşırı olmamalı. Aklıma geldi şimdi. İzlediğim bi' konferans videosu vardı Nouman Ali Khan'ın. İnsanların hayatlarındaki amaçları şöyle sıralıyodu :
1- Mutluluk
2- Havalı Olma
3- Popüler Olma
4- Prestij
5- Mükemmeli Arama
6- İz bırakma
Mükemmel tanımlama. Daha iyisini dinlemedim. Toplum sınıflara ayrılacaksa bu sıralamaya göre ayrılsın. Hayatımın amacı mutluluk. Ne mutluluk ya? Hayatın boyunca mutlu olcağını mı sanıyon sen? Kaldı ki ben o amaca kuruyemiş yerken bile ulaşıyom. O nasıl bi' amaç amk? Havalı olma. Nası olcak? Herkesin beğenceği şekilde giyinerek, eşyalar kullanarak, çevrende olabildiğince karşı cins bulundurarak falan. Popüler olma. Tam anlamıyla bencillik. Tüm ilgiyi üstüne çekme arayışı. Liderlik ve güç, uzatmıcam zaten yeterince aptalca. Prestij ne? Mesela biyografine x üniversitesi y bölümü yazıyon ya. O tamamen prestij arayışı. Sen orda kendini, kendinden daha prestijli 1 markayla bağdaştırıyosun. Okuduğun liseyi neden yazmadın mesela oraya? Biyografınde o yok mu? Neyse iyice eleştiri yazısına dönmesin daha depresif duygularım bitmedi. Mükemmeli arama. İşte bu işimize yarıyo. Bi' iş yaptığında en mükemmelini yapmaya çalışıyosun, tek kötü yanı var. Tatmin olmuyosun. 95 alıp sınıfta ağlayan öğrenci misali. Sonuncu olarak da iz bırakma var. Bize asıl lâzım olan bu zaten. Hayattaki asıl amacı iz bırakmak olan insanın derdi kesinlikle mutluluk, havalı olma, popülerlik falan filan değildir. Yegâne düşüncesi bu dünyaya bi' sebep için gelişi ve bunu en mükemmel şekilde iz bırakarak gerçekleştirmesidir. En kısa anlatabilceğim şekil buydu, uzununu izlemek isteyenler buyursun : https://www.youtube.com/watch?v=bagnkb99g-0
  Şimdi biraz başa dönüyom izninle. Beni bu kadar düşündüren, bu kadar üzen şey aslında bu kadar konu ayrılığı yaşamak değil. En yakınlarımla bunu yaşamak. Birisi katılmadığım, belki hiç önemsememesi gereken bi' şeyden bahsedince ona vereceğim cevaba ne isteğim ne takatim kaldı bu aralar. Bu beni daha da sessizleştiriyo. Konuşamamak çok acı. Senden 2 kat büyük insana hayata dair öğüt verebilmek çok acı. Ve tüm bu olanların ortasında, günlük yaşamına, sıradan bi' şekilde devam etmek daha acı. Sanki hiç öyle bi' şey yokmuş gibi. Yeni insanlarla tanışma hevesin kaçıyo, insanlarla muhabbet etme hevesin kaçıyo. Daha dibe, daha dibe giriyosun. Sonra kaçma isteğin geliyo tekrar. Kaçmaktan başka çare bulmam lâzım. Yardım et Allah'ım. Tüm bu hislerimi yine kimseye anlatamadım, Yine oturdum kendime anlatıyorum. Bazen bi' liman buluyorum, yanaşıp şu birikenleri dökebileceğim. Sonra bi' bakıyorum, ya limanda yangın çıkmış ya ben çekmiş gitmişim. İnan bu yazdıklarım günlük hayatımda ufak parçaları biriktirip büyük bi' puzzle haline getirmemle oluşuyo. Nolur beni tüm gün boyunca varoluşun anlamı nedir, gerçek var mıdır falan diye düşünen biri sanarak yanlış anlama. Neyse, 4 buçuk oldu uyuyum artık. Baştan okuyup cümleleri, yanlışları düzeltcek kadar kafam yerinde değil. Vazgeçmek özgürlüktür yazısını da bi' yazamadım içime dert oldu. Hadi görüşürüz.

8 Haziran 2016 Çarşamba

Üzerimde 3 yıla yakındır ağlamamanın ağırlığı var.

Hayatım boyunca güçlü görünmeye çalışmak en lanet özelliklerimden 1 tanesi. Gözümden 1 damla yaş süzülse benim içimdeki ses ve beynim bana sakın ağlama komutu verip beni susturuyo hep. Ağlıyosan ağlıyosun işte. Güçsüzsen güçsüzsün. Neyi kabullenemiyosun amk ?
Nerdeyse 3 yıl oldu ağlamayalı. Şöyle doya doya ağlasam sanki hayatımda bi' şeyler değişcek gibi. Bu çok zor inan. Ağlamayı özlemek çok zor. Ben özlediğim şeyleri köpek gibi özlerim. Köpek gibi, it gibi. Ağlamayı da özledim, sahibini özleyen bi' it gibi özledim. Ne zaman ağlasam hep birini kaybettiğim için ağladım bu dünyada. O insanı bi' daha asla göremiceğimi bildiğim için ağladım. Hep o çaresizlik ağlattı beni. Bazen de gönülden sevdiğim biri ağlıcak kadar üzüldüğünde ağladım. Onun adı da çaresizlik zaten. O insanın derdine çare olamadığım için ağladım. Bi' türlü kendim için ağlayamadım. Şöyle doya doya, hıçkıra hıçkıra. Neden? Çünkü ben güçlü biriyim di mi?
Kaldı ki mantığım ağlamanın güçsüzlük olmadığını biliyo, insanlara verdiğim tavsiyelerde de hep bunu söyledim. Ama terzi kendi söküğünü dikemezmiş ya, o hesap benimki de. Ne zaman gözüm dolsa, böyle ağlıcak gibi olsam zorla kendimi sustururken buluyorum kendimi. Dur lan diyo içimdeki ses, niye ağlıyosun? Sus ve kalk git, başka şey düşün kaç ordan. O ağlama sesi çıkmasın senden, o damlalar süzülmesin gözünden. Her seferinde de dinliyorum bu sesi. Her seferinde de kaçıyorum. Sonra noluyo biliyo musun? Ben o insanı kaybettim diye veya o insan üzüldü diye ağladığımı sanıyorum yukardaki gibi. Arkasından bi' bakmışım günlerce ağlıyorum. Neden? Yani bunun adı gerçekten çaresizlik mi? Yoksa ben iç muhasebemde kendimi mi kandırıyorum hep?

3 Mayıs 2016 Salı

Yolumu bulmaya çalışıyorum, evet burası dersem arkama bile bakmıcam.

  Selam herkese. 1-2 saattir uyumaya çalışıyorum ama uyuyamadım maalesef. Yatakta dönüp dururken yine yazmam gerektiğini farkettim ki belki bu sayede uykum gelir. Son zamanlarımdan ve gelecek hedeflerimden bahsedicem biraz. Merak etmeyen şimdiden yazıyı sonlandırabilir.
  Son dönemlerde kafam çok allak bullak, geçmiş, şu an ve gelecek birbirine girdi tamamen. Yaklaşık 1,5-2 aydır çok boktan bi' dönem yaşıyorum. Hem maddi, hem manevi açıdan pek iyi günlerde değilim. 3,5 senedir ilk kez İstanbul'dan kaçtım. Genelde hep Ankara'dan kaçardım ama bu sefer işler tersine döndü. Bi' arayış içindeyim ve bu durum beni fena halde içime kapatıyo. Çevremden, arkadaşlarımdan uzaklaşıyorum. Bu dönemlerde insanlarla daha az iletişim kurup kendimle daha çok iletişim kuruyorum ki genelde bu gibi zamanlar yakın arkadaşlarımı en çok kaybettiğim zamanlar oluyo. Zaten hayatta en yakın olduğum kişi de beni bu dönemlerde asla yalnız bırakmadığı için o kadar yakın olmuştuk. (Yavaş yavaş farkına varıyorum, ihmal ettiklerim varsa burdan anlayış diliyorum.) Fakat bu durumu artık pozitife çevirmeyi başardım. Özellikle Ankara'ya geldiğimden beri sürekli bi' şeyler araştırıyorum ve 'belgesel' gibi çok önemli bi' bilgi aracını keşfettim. 21 yaşıma gelmek üzereyim ama belgesellerin sadece vahşi hayvanların hayatını anlatmayan şeyler olduğunu yeni öğrendim. Çok kızıyorum kendime bu yüzden, bu yaşa kadar nasıl bu kadar az izledim diye. Ekşi'de 1 belgesel arşivi buldum, valla 1-2 sene yeter benim gibi bi' insana. İsteyene yollayabilirim. Kaç haftadır sürekli izliyorum ve sürekli öğreniyorum. Şu günlerde hayatta en çok keyif aldığım şey bu. Öyle ki günde 4-5 bölüm izlediğim Behzat Ç'yi bile bıraktırttı bana bu belgeseller. Ve hatta 'bugüne kadar o kadar diziyi filmi boşuna izlemişiz' gibi 1 cümle bile kurdurttu. Bu ilgimi geç keşfettiğim için gerçekten pişmanım.
  Neyse biraz da gelecek hedeflerimden bahsediyim çünkü en çok iki aydır ama sık sık 3 senedir kafamı kurcalıyo. Yakın çevrem bilir, sürekli sevdiğin işi yapmaktan söz ederim ve şunu da bilirler ki okuduğum bölüme pek ilgim yok. Kendi içimdeki savaş yüzünden sabredemeden ilk senemde kaçtım Ankara'dan ve Sermaye Piyasası okumaya başladım. Asıl isteğim tabi ki Psikolojiydi. Veya Sosyoloji. 3 sene içinde 2 kere nerdeyse okulu bırakma aşamasına gelmiştim ama onca çaba onca emek boşuna gitmemeliydi. Hem o yüzden hem de hayatımı garantiye almak için bu bölümü bitirmeyi tercih ettim. Şimdi hayatımı garantiye aldıktan sonra hayallerimin peşinden gitmeyi planlıyorum. 4. sınıfımda Ygs-Lys'ye tekrar hazırlanarak 1 üniversite daha okumayı hayal ediyorum. Yaş konusu benim de kafamı çok karıştırıyodu ama bunun riskini almaya karar verdim çünkü 35-40 yaşına geldiğinde gençlere -gençler ben hayalimin peşimden gitmedim istediğim bölüme çabalamadım siz benim gibi yapmayın- gibi 1 cümle kurmak istemiyorum. Para ve erken hayata atılma hepimiz için önemli kabul ediyorum ama para benim için her zaman 2. planda oldu bunu da herkesin kabul etmesi lâzım. Ki ben kendimi bu bölümlerden birini okuduğum zaman keşfetceğime inanıyorum. Bunları öğrenmeden bu dünyadan gitmek istemiyorum, üretimimi bu yönde yapmak istiyorum. Yine sıkıntılar yaşıcam, yine parasız günlerim olcak, yine bu dönemleri yaşıcam. İstanbul'a giderken hepsini göze aldım, yine hepsini göze alıcam. Çünkü ben bunları yaşaya yaşaya kendimi keşfediyorum. 5 ay önce 'Yolumu bulmaya çalışıyorum,evet burası dersem arkama bile bakmıcam.' diye 1 tweet atmıştım. Yolumun başı gözüktü ve inanın arkama bile bakmıcam. Yanlış yapıyosam da dersimi alıp önüme bakcam. Öğrenmem gereken şeyler var. He bu arada merak eden varsa yeni üniversitemi Ankara'da okumayı planlıyorum. Memleketin değeri gurbette anlaşılıyomuş :) Görüşelim. 

13 Mart 2016 Pazar

Savaş yalnızca cinayettir

Saat 19:00 suları. İstanbul'da okuyan  Ankara'lı genç günlük koşuşturmalardan kafasını biraz olsun arındırabilmek için evinde arkadaşlarıyla maç seyrediyordu. Maç başlamak üzereydi. Evindeki arkadaşlarından bi' tanesi Twitter'da gördüğü haberle Ankara'da yine patlama olmuş dedi. Korktu genç çocuk, hemen internette araştırdı, evet patlama olmuştu ancak detay yoktu hiçbi' yerde çünkü henüz 15 dakika önce patlamıştı bomba. Korktu, çünkü bomba Ankara'nın en merkezi yerinde, Kızılay'da patlamıştı ve o gün pazardı. Ailesinin gezme günüydü. Hemen telefona sarılıp annesini aradı, babası çıktı telefona. Patlama olmuş baba nerdesiniz dedi, Etimesguttayız oğlum biz de duyduk dedi babası. Öyle ya Etimesgut çok uzaktı az da olsa rahatladı. Kim var yanınızda baba abimle ablam nerde dedi. Annenle ben varız onlar evdeydi dedi babası. Yine korkmuştu genç, çünkü o gün pazar. Nişanlı abisi nişanlısıyla, ablası arkadaşlarıyla gezmeye gitmiş olabilirdi Kızılay'a. Ben de şimdi arıcaktım dedi babası, biriyle ilgili bi' şey duyarsan haber ver dedi genç ve kapattılar. Hemen ablasını aradı, nerdesin napıyosun dedi. Dışardayım sen napıyosun dedi ablası, İyiyim oturuyorum, Kızılay'da patlama olmuş duydun mu? Şimdi duydum dedi ablası nasıl olmuş? Bilmiyorum dedi genç, ben de yeni öğrendim. Abim nerde? Evdeydi en son ara bi' sor dedi ablası. Kapatıp abisini aradı hemen. O ise evdeydi, nişanlısıyla evde kalmışlardı. Biraz olsun yüreğine su serpilmişti gencin içine. Çünkü bundan önce 1 yıl içinde 2 kere daha patlama olmuştu Ankara'da. Üstelik 1 tanesinde patlayan servisin önündeki serviste kuzeni vardı. Yüreğine biraz olsun su serpilmişti ama henüz bitmemişti. Arkadaşları vardı Ankara'da. En yakınlarından başladı aramaya. 2 çocukluk arkadaşını aradı önce, onlar zaten şehirdışındaydı, yakınlarını sordu zarar gören yoktu. Kuzenlerine, birkaç kız arkadaşına ulaştı. Hiçkimsede zarar yoktu. Uzun zamandır konuşmadığı birkaç arkadaşına bile yazmıştı korkudan, onlardan da kötü haber gelmedi. Yakınlarından hiç kötü haber gelmemişti belki ama ölümü baş ucunda hissetmişti genç. Tam 27 ölü vardı haberlerin söylediğine göre. 27 can. Onlarca anne, baba, kardeş, akraba, dost, sevgili. Hepsinin içine asla unutamayacakları bi' acı düşmüştü o akşam. Hayat en gerçek yüzünü göstermişti hepsine ve hiçbiri neden öldüğünü asla bilemicekti...

Neyse kısa hikaye bitti, gelelim asıl mevzuya. Benim bu anlattığım hikayeyi Ankara'da tanıdığı olan hemen hemen herkes yaşadı eminim. Bu yazıya başladığımda aslında kafamda alternatif bi' hikaye kurup hikayenin ortasında ailenin 1 bireyinin patlamada öldüğünü varsayarak yeni 1 hikaye oluşturmak vardı. Ama kurgularken bile o kadar kötü oldum ki yazcak cesaretim yok. Hele uzaktan bunları düşünmek 2 katı zor inanın ki.
Bugüne kadar savaşı çoğu zaman tarih kitaplarında, belgesellerde veya filmlerde gördük çoğumuz. Yaşayanımız çok azdı, Çok güzel geldi bize o kazandığımız şanlı zaferler ama unuttuğumuz bi' şey vardı. O çok sevdiğimiz savaş bizi hiç öldürmemişti, dedelerimizin dedesini babasını falan öldürmüştü. Hiç kardeşimiz, ablamız, abimiz, annemiz, babamız ölmemişti. Çoğumuzun yine ölmedi ama yukarda görüldüğü gibi çoğumuz bunun korkusunu yaşadık. Hep başkalarının başına gelcek gibiydi, şimdi bizim başımıza geldi. Asla politika yapmak gibi bi' amacım yok. Bi' terör propagandası, hükümet karşıtlığı, hükümet desteği veya parti propagandası falan filan. Hiçbiri. Yalnızca o boktan ideolojilerinizi, birilerinin sizi yönetmesine bayılmanızı, otorite sevginizi ve saygınızı en azından şu olaydan sonra bi' gözden geçirin istiyorum. Hepsi bu.